İhsan Taşer, Hayırlı İşler’in ortaya çıkış hikâyesini; iş hayatından deneyimlerini ve başarı, ahlak, adalet ile sorumluluk üzerine düşüncelerini anlatıyor.
Öncelikle sizi biraz tanıyabilir miyiz? İhsan Taşer kimdir, bugüne uzanan yolculuğunuzu nasıl anlatırsınız?
1963’te İstanbul Fatih’te doğdum. Çocukluğum, gençliğim ve evliliğimin ilk yılları Fatih’te geçti. Aile köklerimiz ise Karadeniz’e dayanıyor. Evliyim; ikisi kız, biri erkek üç yetişkin evladım var.
İstanbul Erkek Lisesi’nin ardından Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü’nde okudum. Üniversiteden sonra yaklaşık üç yıl profesyonel olarak çalıştım. 1989’da ise girişimcilik yolculuğum başladı. Bilgi teknolojileri sektöründeki ilk şirketimizi kurduk. O dönemde işimiz ağırlıklı olarak bilgisayar donanımı ithalatı ve ticareti üzerineydi.
1990’ların sonuna geldiğimizde sektör ciddi biçimde değişmeye başlamıştı. Donanım dağıtıcılığına büyük sermayeli şirketler giriyor, rekabetin şartları farklılaşıyordu. Bizim sermaye imkânlarımız ise bu ölçekte bir yarışa girmeye elverişli değildi. Bunun üzerine mevcut şirketimizi sattık ve 1999’da yazılım ve danışmanlık alanında faaliyet göstermek üzere Medyasoft’u kurduk.
Aslında sonraki yıllarda iş hayatına bakışımızı şekillendiren önemli şeylerden biri de bu oldu. İmkânlarımız ve piyasanın şartları bizi hacim üzerinden büyümekten çok, değer üreterek büyümeye yöneltti. Zaman içerisinde Medyasoft’un içinden yeni şirketler çıktı; bazı alanlarda da değer katacağına inandığımız girişimcilerle ortaklıklar kurduk. Bugün dokuz şirketten oluşan Medyasoft Bilişim Grubu’ndan söz ediyoruz.
Geriye dönüp baktığımda, benim için bu yolculuğun en belirgin tarafı sadece şirketlerin büyümesi değil; iş yapma biçimimizin ve “değer” anlayışımızın da zaman içinde olgunlaşması oldu. Sanırım Hayırlı İşler fikrinin arkasındaki arayışın önemli bir kısmı da bu uzun iş hayatının içinde şekillendi.
“Hayırlı İşler” nasıl ortaya çıktı? Yıllar içinde biriktirdiklerinizi bir kitaba dönüştürme fikri ne zaman doğdu?
Aslında bu kitabın fikri çok eskiye dayanıyor. Kendimi bildim bileli sağlam bir aile terbiyesi ve ahlak anlayışı içinde büyüdüm. Annem ve babam, hem hayatlarında hem de vefatlarından sonra kendime rehber edindiğim örnek “iyi insanlar” oldular. Dolayısıyla hayata, insana ve işe bakışımın temelinde önce aileden aldığım bu değerler var.
Öğrencilik yıllarımdan beri devam eden bir alışkanlığım da var. Kitapçı gezmeyi, kitap almayı ve okumayı çok severim. Okurken önemli gördüğüm, bana bir şey katan, anlayışımı derinleştiren satırların altını kurşun kalemle çizerim. Sonra fırsat buldukça bu satırlardan kendime özetler çıkarırım. Zamanla buna günlük hayatta duyduğum bir söz, dinlediğim bir konuşma veya izlediğim bir videodan aldığım notlar da eklendi. Böylece yıllar içerisinde oldukça büyük bir düşünce ve not birikimi oluştu.
Bunu bir taraftan okuduklarımı daha iyi sindirmek için yapıyordum. Fakat zihnimin bir köşesinde hep “Belki bir gün ben de bir şeyler yazarım” düşüncesi vardı.
Bütün bunların bana kazandırdığı en önemli şeylerden birinin hayata bütüncül bakabilmek olduğunu düşünüyorum. Stratejik düşünmek, düşündüğünüzü aksiyona dönüştürmek, gerektiğinde yön değiştirmek, hatta bazen vazgeçebilmek... Bunların çoğunu kitaplardan öğrendiğim kadar, yaşayarak ve zaman zaman bedel ödeyerek öğrendim.
Hayırlı İşlerin ortaya çıkışındaki temel mesele de biraz burada yatıyor. Bugün insanın hayatını birbirinden kopuk alanlara ayırmasının ciddi bir problem olduğunu düşünüyorum. İnsan evinde başka, işinde başka, sosyal hayatında başka ölçülerle yaşadığında zaman içerisinde kendi içinde de çatışmaya başlayabiliyor. Örneğin ahlaklı olmaya çalışan bir insan, iş hayatının gerçekleriyle karşılaştığında değerleri ile kendisine dayatılan şartlar arasında sıkışabiliyor. Benim temel sorum şuydu: İyi bir insan olmakla başarılı bir iş insanı olmak neden birbirinden ayrı düşünülsün? İşimizi yaparken hem başarılı olup hem de hayırlı işler yapmanın bir yolu olamaz mı?
Kitabı yazma düşüncesini fiiliyata geçiren iki kişisel hadise ise benim için ayrıca önemli oldu.
Bunlardan ilki, yaklaşık iki yıl önce hiçbir ön belirti olmadan geçirdiğim çok ağır ve ani bir rahatsızlıktı. Uzun günler yoğun bakımda kaldım. Ölüm oranı son derece yüksek olabilen bu rahatsızlıktan, hamdolsun, mümkün olan en iyi senaryolardan biriyle çıkarak sağlığıma yeniden kavuştum. Bunu Allah’ın bana bahşettiği ek bir mühlet olarak gördüm. Böyle bir tecrübeden sonra insan ister istemez kendisine, “Bu ilave zamanı ne için kullanacağım?” diye soruyor.
İkinci hadise ise oğlum Ahmet’in, çocukluğundan beri hayalini kurduğu fantastik roman dünyasında yıllardır yazıp çizdiği külliyatın ilk eserini yayımlamasıydı. Onun kitabını elime aldığımda içimden, “Oğlun kitabını yazdı, sen hâlâ ne bekliyorsun?” diye geçirdim.
Böylece yılların birikimi, hayata bütüncül bakma arayışım ve bu iki güçlü kişisel tecrübe bir araya geldi. Kendime şu soruyu sordum: “Ek mühlet de verildiğine göre, bildiklerinin ve yaşadıklarının zekâtını şimdi vermeyeceksen ne zaman vereceksin?”
Sanırım Hayırlı İşleri gerçekten yazdıran duygu buydu. Yıllarca topladığım notları, okuduklarımı, yaşadıklarımı ve üzerinde düşündüğüm meseleleri bir araya getirerek yaklaşık bir yıl içinde kitabı baştan sona tamamladım. İşin güzel bir tarafı da Ahmet’in kitabın önsözünü yazması oldu. Böylece beni kitabı yazmaya teşvik eden sebeplerden biri, kitabın içinde de kendisine özel bir yer buldu.
Sonrasında The Kitap Yayınları devreye girdi. Taslağı okuyup sahiplendiler; yayın sürecinde hem içerik hem hazırlık açısından önemli katkılar sundular ve kitabın kısa sürede Türkiye’nin her yerinde okuyucuyla buluşmasını sağladılar.
Dolayısıyla Hayırlı İşler, benim için yalnızca bir kitap yazma projesi olmadı. Aileden aldığım değerlerin, yaklaşık kırk yıllık iş ve toplum hayatının, yıllarca süren okumaların, alınan notların, yapılan hataların, kazanılan tecrübelerin ve bana bahşedildiğine inandığım o “ek mühletin” bir karşılığı oldu.
Kitabın adı oldukça tanıdık ama bir o kadar da düşündürücü: “Hayırlı İşler.” Neden bu isim? Bu iki kelime sizin için ne anlatıyor?
“Hayırlı işler” aslında hepimizin çok aşina olduğu bir söz. Bir dükkâna girerken, bir esnafın yanından ayrılırken kolaylıkla söyleriz. Fakat biraz üzerinde düşündüğümüzde bu iki kelimenin arkasında oldukça derin bir anlam dünyası olduğunu görüyoruz.
Ben bununla genç yaşlarda tanıştım diyebilirim. Lise yıllarımın bazı yaz aylarında Kapalıçarşı’da bir tanıdığımızın konfeksiyon dükkânında çalıştım. Orada çarşı kültürünü, esnaf ilişkilerini ve ticaretin kendine özgü ahlakını yakından gözlemleme fırsatım oldu. Sonraki yıllarda konuyu araştırdıkça, gördüğüm pek çok davranışın aslında yüzyıllara dayanan bir ticaret ve medeniyet anlayışının izlerini taşıdığını fark ettim.
Bir de hepimizin bildiği o güzel siftah anlayışı var: “Ben bugün siftah yaptım, komşum henüz yapmadı” diyerek gelen müşteriyi yan dükkâna yönlendirmek… Böyle bir ticaret ahlakını düşündüğümüzde, aslında çok güçlü bir medeniyet tasavvuruyla karşılaşıyoruz. Çünkü burada insanın amacı yalnızca kendisinin kazanması değil; komşusunun da kazanması, çarşının da ayakta kalması, toplumun da huzur bulmasıdır.
Bugünün dünyasında ise çoğu zaman bunun tam tersi bir anlayışla karşı karşıyayız. Rekabet, rakibi geçmekten rakibi ortadan kaldırmaya kadar gidebiliyor. Daha fazla büyümek, daha fazla kazanmak, daha verimli olmak neredeyse başlı başına birer amaç haline gelebiliyor. Oysa ben bize sunulan her yeni fikri, modeli veya başarı ölçüsünü olduğu gibi kabul etmek zorunda olmadığımızı düşünüyorum. Güzel bir ifadeyle söylemek gerekirse, önümüze gelen her şeyi kendi değer çeşmemizde yıkamadan benimsememeliyiz.
“Hayırlı İşler” ismi tam da burada anlam kazanıyor.
Çünkü benim için bir işin sonucunun iyi olması yetmiyor; o sonuca giderken kullandığımız yolların da iyi olması gerekiyor. Kırıp dökerek, insanların hakkına girerek, çalışanı ezerek, çevreyi tahrip ederek veya haramı meşrulaştırarak elde edilen bir başarıyı, ne kadar büyük rakamlarla ifade edilirse edilsin, gerçek bir başarı olarak göremeyiz. Hayırlı bir sonuca, hayırsız yollarla ulaşamayız.
Benim için “hayırlı” kelimesi de tam burada devreye giriyor. Bir işe yalnızca “Ne kadar kazandırdı?” diye bakmak yerine; “Kime fayda sağladı, kime zarar verdi, hangi hakları gözetti, hangi değerleri korudu ve geride nasıl bir iz bıraktı?” diye sormayı gerektiriyor.
Dolayısıyla sabah dükkânını açarken söylediğimiz “Hayırlı işler” sözü, benim zihnimde basit bir temenninin çok ötesinde. Aynı zamanda bir çalışma ve yaşama ahlakına çağrı.
Kitabın adını Hayırlı İşler koymamın sebebi de bu. Bu kitap yalnızca daha iyi şirketlerin nasıl kurulabileceğini veya iş hayatında nasıl başarılı olunacağını anlatmaya çalışmıyor. Ahlakı, adaleti ve insanı merkeze alan bir iş ve medeniyet anlayışının bugünün dünyasında yeniden nasıl kurulabileceğinin izini sürüyor.
Belki bütün kitabı iki kelimeyle özetlemek gerekse yine aynı şeyi söylerdim: Hayırlı işler.
Kendi hayatınızdan ve iş dünyasındaki deneyimlerinizden de beslenen bir kitap bu. Yaşadıklarınız Hayırlı İşler'in anlatısını nasıl şekillendirdi?
1986’dan beri iş hayatının içindeyim, 1989’dan beri de girişimciyim. Dolayısıyla neredeyse kırk yıllık bir iş hayatından söz ediyoruz. Bu süre boyunca sıfırdan işler kurduk; bazıları çok iyi gitti, bazıları başarısız oldu. Ekonomik krizler yaşadık, kur şoklarıyla karşılaştık, açık pozisyonlardan dolayı ciddi zararlar ettik. Bazen bizim dışımızdaki şartlardan, bazen de kendi deneyimsizliğimizden ve hatalarımızdan dolayı sermayemizi birkaç kez neredeyse sıfırladık. Tahsilat sorunları yaşadık, aldığımız çekler karşılıksız çıktı. Tabiri caizse birkaç kez dibe vurduk; sonra ayaklarımızı yere basıp yeniden yüzeye çıktık.
Çünkü iş hayatındaki zorluklar insanı yalnızca mesleki anlamda sınamıyor. Bir taraftan bilginizle, aklınızla, tecrübenizle ve bütün enerjinizle problemleri çözmeye çalışırken, diğer taraftan kendi nefsinizle mücadele ediyorsunuz. Özellikle sıkıştığınız dönemlerde önünüze kısa yollar çıkabiliyor. Normal zamanda kabul etmeyeceğiniz bazı şeyler, zor zamanlarda son derece cazip görünebiliyor. Bazen bir sorundan kurtulmanın yolu adeta altın tepsiyle önünüze konuluyor; fakat o yol sizin değerlerinizle bağdaşmıyor.
Ben iş hayatındaki asıl sınavın biraz da burada başladığını düşünüyorum. İlkelerinizin gerçek değeri, onları korumanın size bir bedel ödettiği zaman ortaya çıkıyor. Önünüze sunulan kolay ama yanlış yolu, en çok ihtiyaç duyduğunuz anda elinizin tersiyle itebiliyorsanız, yaşadığınız zorluk sizi yalnızca daha tecrübeli değil, inşallah daha iyi bir insan da yapıyor.
Hayırlı İşler bu nedenle sadece okuduklarımdan veya teorik olarak düşündüklerimden doğmuş bir kitap değil. İçinde başarının yanında başarısızlık, doğru kararların yanında hatalar, kazançların yanında kayıplar da var. Çünkü yıllar içerisinde şunu öğrendim: İş hayatı insanın karakterinden bağımsız bir alan değil. Tam tersine, insanın değerlerinin en ciddi biçimde sınandığı yerlerden biri.
Bugün geldiğim noktada kitabı yazmamdaki temel motivasyonum şu düşünceye dayanıyor: İnsan yaptığı işler üzerinden dünyaya bir iz bırakıyor. O izin hayırlı olması ise niyetle, ahlakla, adaletle ve emanet bilinciyle mümkün.
Fakat kitabın benim açımdan daha kişisel bir tarafı da var. Hayırlı İşler, yalnızca mesleki tecrübelerimi kayda geçirme veya düşüncelerimi paylaşma çabası değil; aynı zamanda kendi nefsime tuttuğum bir muhasebe aynası.
Nihayetinde hepimiz bize verilen ömrün ve imkânların hesabını vereceğiz. Ben de âlemlerin Rabbi olan Allah’ın huzuruna vardığımda, “Sana verilen aklı, bilgiyi, tecrübeyi, imkânı ve fırsatları nasıl kullandın?” sorusuyla karşılaşacağımın bilinciyle yaşamaya çalışıyorum. Elbette kusurlarımla, eksiklerimle… Ama en azından samimiyetle gayret ettiğimi; bana emanet edilenlerle üretmeye, paylaşmaya ve faydalı olmaya çalıştığımı söyleyebilmeyi arzu ediyorum.
Bu anlamda Hayırlı İşler, benim için biraz da hayatın sonunda vereceğimiz hesabı, hayatın içindeyken düşünme çabasıdır.
Kitapta başarı ve kazancın yanında anlam, ahlak ve değerler de önemli bir yer tutuyor. Bu kavramları aynı kitapta buluşturmak sizin için neden önemliydi?
Çünkü ben bunların birbirinden ayrılması gerektiğini düşünmüyorum. İş hayatında başarıdan, büyümeden, kârlılıktan, verimlilikten söz ediyoruz. Bunların hepsi önemli. Bir şirketin ayakta kalması, istihdam üretmesi ve yatırım yapabilmesi için kazanması gerekir. Fakat asıl soru bence şu: Nasıl kazanıyoruz, ne pahasına büyüyoruz ve ürettiğimiz değer kimin hayatına nasıl dokunuyor?
Bugün iş dünyasında başarı çoğu zaman rakamlarla ölçülüyor. Ciro, kârlılık, şirket değeri, pazar payı… Oysa insan hayatını yalnızca rakamlarla anlamlandıramayacağımız gibi, bir şirketin başarısını da sadece finansal sonuçlarla değerlendiremeyiz. İşin içinde insan varsa ahlak da vardır; emek varsa adalet vardır; güç varsa sorumluluk vardır. Kazanç varsa onun nasıl elde edildiği ve nasıl paylaşıldığı sorusu da vardır.
Ben bunun mümkün olduğuna inanıyorum. Kolay olduğunu ise söylemiyorum.
Bu yüzden Hayırlı İşler, başarıyı küçümseyen bir kitap değil; başarının anlamını genişletmeye çalışan bir kitap. Kazanmayı, büyümeyi ve üretmeyi önemsiyor; fakat bunların yanına niyeti, ahlakı, adaleti, sorumluluğu ve insanı da koyuyor.
Kitabın okura hazır reçeteler vermesinden çok, bazı temel soruları yeniden sordurmasını arzu ediyorum: Yaptığım işin anlamı ne? Kazancımın içinde başkalarının hakkı var mı? Başarı uğruna nelerden vazgeçiyorum? Çalışanlarıma, müşterilerime, ortaklarıma, topluma ve dünyaya karşı sorumluluğum ne? Ve belki hepsini kuşatan soru şu: Başarılı bir iş yapıyorum; peki hayırlı bir iş yapıyor muyum?
Kitabın esas meselesi biraz da bu sorunun peşinden gitmek.
Hayırlı İşler'i yazarken sizi de durup yeniden düşünmeye iten bir konu, hikâye ya da soru oldu mu?
Çok oldu. Hatta kitabı yazma sürecinin beni de dönüştürdüğünü söyleyebilirim.
Kitabın temel referansı elbette Allah’ın kelamı ve O’nun elçisinin sözleri ve uygulamaları. Fakat bunlara bakarken yalnızca lafzı aktarmak yerine, ilahi mesajın tevhid ilkesi etrafında oluşturduğu bütünlüğü, maksadı ve insana dair ortaya koyduğu temel ilkeleri anlamaya çalıştım.
Bu araştırmalar sırasında kendi inançlarımı yeniden düşünme ve teyit etme imkânı buldum. Allah’a yakınlaştığımı, Hz. Peygamber’i daha yakından tanıdığımı söyleyebilirim. Onun örnekliğinin yalnızca ibadet hayatımıza veya belirli ahlaki davranışlara ilişkin olmadığını; iş hayatından liderliğe, ticaretten insan ilişkilerine kadar hayatın hemen her alanına nüfuz eden son derece kapsayıcı bir tarafı olduğunu bir kez daha gördüm.
Hz. Peygamber’in hayatını güvenilir kaynaklardan araştırırken beni durdurup düşündüren pek çok olayla karşılaştım. Bunlardan biri görünüşte çok küçük bir hadisedir.
Bir gün Hz. Peygamber mescitte arkadaşlarıyla birlikte otururken dışarıdan bir bedevi geliyor. Topluluğa bakıyor ve şu soruyu soruyor:
“Hanginiz Muhammed?”
Aslında hikâyenin beni etkileyen kısmı tam da bu soru.
Dışarıdan gelen ve onu daha önce tanımayan bir insan, o topluluğun içinde hangisinin Allah’ın Resulü olduğunu anlayamıyor. Çünkü Hz. Peygamber’i arkadaşlarından ayıran belirgin bir makam işareti yok. Özel bir tahtta veya yüksekçe bir yerde oturmuyor; kıyafetiyle, bulunduğu yerle ya da insanların kendisine karşı davranışlarıyla diğerlerinden ayrışmıyor. Arkadaşlarının arasında onlardan biri gibi oturuyor.
Bu küçücük sahne beni liderlik üzerine uzun uzun düşündürdü.
Çünkü güç ve makam çoğu insanda kendisini görünür kılma arzusu oluşturuyor. İnsan yükseldikçe odası büyüyor, kullandığı araç değişiyor, çevresindeki mesafe artıyor, unvanları çoğalıyor. Bir süre sonra kişi farkında olmadan makamın sağladığı imkânları kendi şahsi değerinin göstergeleri olarak görmeye başlayabiliyor.
Hz. Peygamber’in örnekliğinde ise bambaşka bir liderlik anlayışı görüyoruz. Makamın insanı büyütmesinden ziyade, insanın taşıdığı sorumluluğun makamı anlamlı kılması söz konusu. Tevazu da burada yalnızca kişisel bir erdem olarak kalmıyor; insanları eşitleyen, güven oluşturan ve liderle insanlar arasındaki mesafeyi azaltan bir yönetim ahlakına dönüşüyor.
Bu sahneyi bugünün iş dünyasına taşıdığımızda kendimize rahatsız edici ama gerekli bazı sorular sorabiliriz. Bir CEO’yu veya yönetim kurulu başkanını lider yapan nedir? Büyük makam odası mı? Lüks araç mı? Gösterişli unvanlar mı? Kalabalık bir ekip mi? Yoksa insanların ona duyduğu güven, yetiştirdiği insanlar, aldığı sorumluluk ve üretilen değeri adaletle paylaşma hassasiyeti mi?
Uzun yıllardır yönetim sorumluluğu taşıyan biri olarak bu soruyu doğal olarak kendime de sordum.
Benim vardığım yer şu oldu: Gerçek lider gücünü makamından ödünç almaz. Makam bugün vardır, yarın yoktur. Kalıcı olan; insanın bilgisi, karakteri, yetiştirdiği insanlar, oluşturduğu güven, başkalarının hayatına yaptığı katkı ve kendisine emanet edilen gücü ne kadar adaletli kullandığıdır.
Dolayısıyla Hayırlı İşler'i yazarken sadece okuyucuya ne söylemek istediğimi düşünmedim. Zaman zaman kitabın karşısına geçip kendime de baktım: “Peki sen anlattıklarının ne kadarını yaşıyorsun?”
Sanırım kitabın beni en fazla durdurup düşündüren sorusu da bu oldu.
Kitapta sizin için ayrı bir yerde duran, “Okur buraya özellikle dikkat etsin” dediğiniz bir bölüm ya da düşünce var mı?
Aslında tek bir bölüm söylemekte zorlanırım. Çünkü Hayırlı İşleri birbirini tamamlayan bölümlerden oluşan bir bütün olarak kurguladım. Bu nedenle okuyucuya tavsiyem, kitabın özellikle ilk bölümlerini atlamadan, mümkün olduğunca bu akışı takip ederek okuması olur.
Okuyucu başlangıçta, “İş hayatını anlatan bir kitap neden bu kadar genel düşünce, ahlak, insan ve zihniyet meseleleriyle başlıyor?” diye düşünebilir. Bu bilinçli bir tercih. Çünkü kanaatimce sağlam bir zemin kurulmadan üzerine inşa edilen hiçbir yapı, ne kadar gösterişli olursa olsun, uzun vadede ayakta kalamaz.
Bu yüzden kitapta doğrudan şirket yönetimine, liderliğe, ekonomiye, finansa veya teknolojiye girmek yerine önce insanı ve onun anlam dünyasını konuşmaya çalışıyorum. İnsan kimdir? Hayattaki gayesi nedir? İyi nedir? Doğru nedir? Başarı dediğimiz şey nedir? Neyi hangi ölçüye göre değerlendireceğiz? Önce bu soruların üzerinde durmak gerekiyor. Çünkü insanın bir doğruluk zemini ve mihenk taşı yoksa, karşısına çıkan her yeni durumda başka bir ölçü kullanmaya başlayabilir. Bu da zamanla insanın kendi içinde parçalanmasına yol açabilir.
Bu yaklaşımın düşünce geleneğimizde de güçlü bir karşılığı var. Fârâbî, Erdemli Şehirde ideal bir toplum ve şehir tasavvuruna doğrudan kurumları ve kuralları anlatarak başlamaz. Önce insanı, insanın gayesini, saadeti ve erdemi ele alır. Çünkü nasıl bir insan istediğinizi tarif etmeden nasıl bir toplum, nasıl bir ekonomi veya nasıl bir yönetim istediğinizi de sağlıklı biçimde tarif edemezsiniz.
Kitapta bunu anlatırken kullandığım metaforlardan biri de Süleymaniye’dir. Mimar Sinan’ın Süleymaniye’yi inşa ederken yapının ihtişamından önce zeminin sağlamlığına gösterdiği özen benim için çok anlamlı. Ben de kitapta benzer bir yol izlemeye çalıştım: Önce zemin, sonra bina. Önce insan ve ahlak, sonra sistem ve uygulama.
Dolayısıyla okuyucunun özellikle dikkat etmesini istediğim bir düşünce varsa, sanırım budur: Kendi doğruluk zemininizi kurun. Neye göre doğru, neye göre yanlış dediğinizi; neyi başarı, neyi iyi hayat, neyi hayırlı iş olarak kabul ettiğinizi belirleyin. Çünkü böyle bir zemin oluşturduğunuzda, hayatın çok farklı alanlarında karşılaşacağınız meseleleri değerlendirebileceğiniz bir mihenk taşınız olur. Düşüncelerinizle davranışlarınız arasındaki mesafe azaldıkça da insanın iç dünyasında daha büyük bir tutarlılık ve huzur oluştuğuna inanıyorum.
Bu nedenle okura “Şu bölümü özellikle okuyun” demekten ziyade şunu söylemek isterim: Önce zemini anlamaya çalışın. Çünkü kitabın ilerleyen bölümlerindeki ekonomi, liderlik, teknoloji, finans ve iş hayatına ilişkin bütün düşünceler aslında o zeminin üzerine kuruluyor.
Hayırlı İşlerin belki en temel daveti de budur: Önce nasıl bir insan olmak istediğimize karar verelim; sonra nasıl bir iş, şirket ve dünya kurmak istediğimizi konuşalım.
Hayırlı İşler'in son sayfasını kapatan okurun yanında ne götürmesini, kendi hayatında neyi yeniden düşünmesini istersiniz?
Kitabın kapağında bir karınca görseli var. Aslında o karınca, kitabın vermek istediği mesajı tek başına özetliyor.
Hz. İbrahim’in ateşine su taşıyan karıncanın hikâyesini bilirsiniz. Karıncaya, “Sen o bir damla suyla bu ateşi söndürebileceğini mi sanıyorsun?” diye sorarlar. Karıncanın cevabı çok anlamlıdır: “Ben de biliyorum bu suyun ateşi söndürmeye yetmeyeceğini. Ama hiç değilse safım belli olsun.”
Ben hayata biraz böyle bakıyorum.
İnsan dünyanın bütün sorunlarını çözemez. Adaletsizlikleri tek başına ortadan kaldıramaz, bütün yanlışları düzeltemez. Bazen kendi yaptığı iyiliğin sonucunu görmeye ömrü bile yetmeyebilir. Fakat bütün bunlar insanı doğru bildiği yolda yürümekten alıkoymamalı. Çünkü bizim sorumluluğumuz her zaman sonucu belirlemek değil; niyetimizi, istikametimizi ve karakterimizi ortaya koyarak elimizden gelen gayreti göstermek.
Benim inancımda bunun çok güzel bir karşılığı var: Gayret bizden, muvaffakiyet Allah’tandır. Biz doğru bildiğimiz yolda samimiyetle yürür, üzerimize düşeni yaparız. Sonucun ne olacağını ise her zaman bilemeyiz. Allah’ın yardımı bizim hesaplarımızla sınırlı değildir; dilerse imkânsız görünen yerden imkân çıkarır. Karşılığını bu dünyada görürüz veya göremeyiz. Fakat hiçbir hayrın ve samimi gayretin Allah katında karşılıksız kalmayacağına inanırız.
Dolayısıyla kitabın son sayfasını kapatan kişinin kendisine şu soruyu sormasını isterim: “Ben hangi tarafta duruyorum ve elimdeki bir damla suyu nereye taşıyorum?”
Çünkü hepimizin elinde taşıyabileceği bir damla su var. Bir iş insanının aldığı adil bir karar, bir yöneticinin çalışanına gösterdiği saygı, bir girişimcinin kazancını elde ederken gözettiği hak, bir mühendisin geliştirdiği teknolojinin insana etkisini düşünmesi, bir öğretmenin öğrencisine dokunması, bir insanın başka bir insanın hakkını koruması… Bunların her biri küçük görünebilir. Ama büyük dönüşümlerin çoğu, insanların kendi sorumluluk alanlarında yaptıkları küçük ve istikrarlı tercihlerle başlıyor.
Ama hangi inançtan veya düşünceden olursa olsun, kitabı bitiren her okuyucuda ortak bir duygunun kalmasını isterim: Yaptığım işin dünyada bir karşılığı var. Tercihlerimin başkaları üzerinde bir etkisi var. Daha adil, daha vicdanlı ve daha faydalı olmak için benim de yapabileceğim bir şey var.
Belki Hayırlı İşler'in okuyucudan istediği büyük ve gösterişli işler yapmak değildir. Kendi imkânı, sorumluluğu ve etki alanı içinde hayrın tarafında durmasıdır.
Ateşi tek başımıza söndüremeyebiliriz. Ama hangi tarafa su taşıdığımızı seçebiliriz.
Okurun kitabın son sayfasından yanında götürmesini istediğim duygu tam olarak budur.