Bir kitap okurla buluşmadan önce hangi sorulardan geçer?
Editoryal Gündem’in bu sayısında sözü yayıncılığın mutfağına bırakıyoruz. Yayın Yönetmenimiz Buket Konur, bir kitabı yayımlama kararının ardındaki soruları ve bütün planların ötesinde kalan o küçük ihtimali anlatıyor.
Kenar Notları
Buket Konur | Yayın Yönetmeni
Masama gelen her kitap yayımlanmıyor. Zaten bu işin doğası gereği, yayımlamadıklarımız yayımladıklarımızdan çok daha fazla.
Ama bir kitabı değerlendirirken kendime yalnızca “Bu iyi bir kitap mı?” diye sormuyorum. Çünkü yıllar içinde şunu öğrendim: Çok iyi bir kitap, bizim için doğru kitap olmayabilir. Bazen de ilk bakışta daha sessiz duran bir dosyanın okurla kurabileceği bağı görür ve onun peşinden gitmek isteriz.
Sanırım yayıncılığın en heyecanlı taraflarından biri burada: Ortada henüz basılmış bir kitap yokken onun okurunu hayal etmeye çalışmak.
Bunu kim okuyacak?
Neden şimdi yayımlamalıyız?
Bu kitap okuruna ne söyleyecek?
Birkaç ay sonra hâlâ konuşulacak mı, birkaç yıl sonra yeniden keşfedilecek mi?
Bazı kitaplarda cevap hemen geliyor. İlk okumada “Evet, bunu yapmalıyız,” diyorsunuz.
Bazılarında ise dosya masanızda kalıyor. Yeniden açıyor, birkaç sayfa daha okuyor, ekip içinde konuşuyor, bazen de kararınızı birkaç kez değiştiriyorsunuz.
Dışarıdan bakıldığında yayıncılık daha romantik bir iş gibi görünebilir. İçerideyse satış rakamları, maliyetler, yayın takvimleri, dünya trendleri, kapaklar, isimler ve yetişmesi gereken onlarca iş var.
Yine de bütün bunların sonunda hâlâ çok insani bir karar veriliyor:
Birinin o kitabı savunması gerekiyor.
“Ben bu kitaba inanıyorum,” demesi gerekiyor.
Üstelik bir kitaba inanmak, onun mutlaka çok satacağına inanmak demek değil.
Bunu yayıncılıkta defalarca görüyorsunuz. Büyük beklentiyle hazırladığınız bir kitap sessiz ilerleyebiliyor. Hiç beklemediğiniz başka bir kitap okurdan okura geçerek büyüyebiliyor. Çok inandığınız bir kitabın kendi okurunu bulmasıysa bazen tahmin ettiğinizden uzun sürebiliyor.
Galiba bu mesleğin bana öğrettiği şeylerden biri şu:
Her kitabın zamanı bizim yayın takvimimizle aynı değil.
Biz yayımlanacağı günü seçiyoruz. Adını, kapağını, kâğıdını konuşuyor; aylarca üzerinde çalışıyoruz. Ama kitabın hangi okurun eline ne zaman geçeceğini kontrol edemiyoruz.
Belki yayıncılığın hâlâ beni heyecanlandıran tarafı da bu.
Bütün toplantılar, raporlar, düzeltmeler ve teslim tarihleri bittikten sonra kitap artık bizim olmaktan çıkıyor. Bir kitapçı rafında, bir kargoda, bir arkadaş tavsiyesinde hiç tanımadığımız birine doğru yol almaya başlıyor.
Sonrasını biz de bilmiyoruz.
Ve sanırım bunca planın yapıldığı bir işte, hâlâ kontrol edemediğimiz bu küçük ihtimali seviyorum.
Peki sizin için bir kitaba “evet” dedirten şey ne?
Bir yazar mı, konusu mu, kapağı mı, ilk birkaç sayfası mı; yoksa tarif etmesi daha zor olan o his mi?
Editoryal Gündem’de kitapların yalnızca yayımlandıktan sonraki hikâyelerine değil, okurla buluşmadan önceki yolculuklarına da bakmaya devam edeceğiz.