Kitap Okumak Yeniden Havalı mı Oldu?

Kitap Okumak Yeniden Havalı mı Oldu?

Kenar Notları

Kitap Okumak Yeniden Havalı mı Oldu?

Buket Konur | Yayın Yönetmeni

Son zamanlarda sosyal medyada dikkatimi çeken bir şey var: İnsanların elinde yeniden kitap görüyorum. Üstelik yalnızca kitap hesaplarında değil. Moda, seyahat, müzik ya da günlük hayat üzerine içerik üreten insanların fotoğraflarında, çantalarında, masalarında kitaplar var. Okuma listeleri paylaşılıyor, kitap kulüpleri kuruluyor; bir roman üzerine konuşmak yeniden sosyal hayatın parçası oluyor.

Geçenlerde Kaia Gerber’ın Library Science adlı kitap kulübünü, Dua Lipa’nın Service95 kapsamında her ay bir kitap seçip yazarlarla yaptığı söyleşileri okuyordum. Reese Witherspoon’un kitap kulübü ise zaten yıllardır yayıncılık dünyasının yakından izlediği oluşumlardan biri. Bir yandan bunlar olurken diğer yandan moda markaları klasik romanların kapaklarını çantalara taşıyor, kitap biçiminde aksesuarlar üretiyor. Kitap, yalnızca okunacak bir nesne olarak değil, insanın zevkini ve ilgi alanlarını yansıtan bir şey olarak da karşımıza çıkıyor.

Belli ki okumak biraz moda oldu.

Bir yayıncı olarak bu cümleyi yazarken gülümsüyorum. Çünkü yıllardır tam tersini konuşuyoruz: İnsanlar okumuyor, gençler kitaptan uzaklaşıyor, dikkat süreleri kısalıyor… Şimdi ise dikkatimizi kitaptan uzaklaştırmakla suçladığımız aynı telefon ekranı, birkaç saniyelik bir videoyla bir kitabı binlerce insanın önüne çıkarabiliyor.

Üstelik sosyal medya yalnızca yeni çıkan kitaplara görünürlük kazandırmıyor. Bazen yayıncılık dünyasının “arka liste” dediği, yıllardır rafta duran bir kitabı yeniden gündeme taşıyor. Madeline Miller’ın 2011’de yayımlanan Akhilleus’un Şarkısı romanının yeni kuşak okurlarla buluşması bunun örneklerinden biri. Yayıncılıkta bir kitabın ilk birkaç haftası hep çok önemlidir; oysa okur bazen yıllar sonra gelip bütün takvimi bozabiliyor. Bu tarafını özellikle seviyorum.

Elbette bu yeni görünürlüğe mesafeli yaklaşanlar da var. “Moda olduğu için alıyorlar”, “Herkes paylaşıyor diye okuyorlar”, “Kitap da aksesuara dönüştü” deniyor.

Olabilir.

Ama bunun neden mutlaka kötü bir şey olması gerektiğinden emin değilim.

Bir düşünün: Hepimizin kitaplarla tanışmasının arkasında kusursuz bir edebî gerekçe mi vardı? Çocukken kapağındaki resim hoşumuza gittiği için seçtiğimiz kitaplar olmadı mı? Bir arkadaşımız çok anlattığı için merak ettiğimiz, filmini izleyip romanına döndüğümüz, yalnızca adı güzel geldiği için raftan çektiğimiz kitaplar? Ben yayınevinde bile bazen bir dosyanın önce adına, bazen ilk cümlesine, bazen de hiç beklemediğim küçük bir ayrıntısına takılıp kalıyorum. Kitapla ilk temasımız her zaman büyük ve ciddi bir karar olmak zorunda değil.

Bu yüzden biri bir kitabı moda olduğu için alsın mesela. Kapağını sevdiği için alsın. Sevdiği bir oyuncunun, şarkıcının ya da sosyal medyada takip ettiği birinin elinde gördüğü için merak etsin. Hatta önce fotoğrafını çekmek için alsın.

Sonra bir gün açsın.

Beş sayfa okusun. On sayfa okusun. Belki ellinci sayfada bıraksın.

Bana sorarsanız yine de kâr.

Bunu “Yeter ki gençler okusun” gibi yukarıdan kurulmuş bir cümleyle söylemiyorum. Zaten kimsenin okurluğunu ölçecek durumda değilim. Benim de büyük bir hevesle aldığım hâlde aylarca dokunmadığım, yarısında bıraktığım, yıllar sonra yeniden dönüp bu kez çok sevdiğim kitaplar var. Bazen de herkesin hayran olduğu bir kitabın bende hiçbir karşılığı olmuyor. Okurluk biraz böyle bir şey: Düzenli ve örnek bir ilişki olmaktan çok, zaman zaman uzaklaşıp yeniden yaklaştığımız uzun bir tanışıklık.

Belki bu yüzden “gerçek okur” fikri bana giderek daha tuhaf geliyor. Bir yılda elli kitap bitiren mi gerçek okur, aynı romanı üç kez okuyan mı, yalnızca tatilde kitap açan mı? Metroda on sayfa okuyanla gece üçe kadar roman bitiren arasında bir sıralama yapmak gerekiyor mu gerçekten?

Bence gerekmiyor.

Çünkü bazen tek bir kitap, hatta tek bir sayfa, insanın okuma alışkanlığında beklenmedik bir kapı açabiliyor. Bir romantik romanla başlayan merak başka bir yazara, oradan bir klasiğe, ardından bambaşka bir türe uzanabiliyor. Uzamayabilir de. O kitap tek başına kalabilir. Bunun da bir sakıncası yok.

Aslında sosyal medyanın yaptığı şey, eskiden başka mecraların ve insanların yaptığına çok benziyor. Bir zamanlar bir kitabı televizyonda birinin elinde görürdük, gazetede hakkında yazı okurduk, bir arkadaşımız çantasından çıkarırdı ya da kitapçı vitrininde karşımıza çıkardı. Şimdi o vitrinin bir kısmı telefon ekranında. Tavsiye eden kişi de bazen bir eleştirmen değil, takip ettiğimiz biri.

Mecra değişti ama merakın çalışma biçimi o kadar da değişmemiş olabilir.

Ben bu yüzden kitapların son dönemde yeniden “havalı” görünmesini küçümsemek yerine keyifle izliyorum. Bir kitabın yanında kahveyle fotoğraf çekilmesi edebiyat tarihini değiştirmeyebilir. Ama o fotoğrafı gören birinin kitabın adını aratmasına, sonra kapağını açmasına vesile olabilir.

Belki yalnızca birkaç satır okur. O birkaç satırın nereye varacağını ise hiçbirimiz bilmiyoruz.

Moda diye alınmış bir kitap, bir süre sonra gerçekten sevilen bir kitaba dönüşebilir. Dönüşmezse de dünyanın sonu değil. Bir kitabın hayatımızdaki başka şeylerle aynı kareye girmesi bile yeni bir merakın başlangıcı olabilir.

Modalar gelip geçiyor.

Kitaplardan bazıları kalıyor.