Kenar Notları
Bizi Kandıran Şey Gerçekten Yalan mı?
Buket Konur | Yayın Yönetmeni
Birinin yalan söylediğini anlamanın çok kolay olduğunu düşünürdüm.
Hikâyede bir açık olur, söylenenler birbirini tutmaz, bir yerde mutlaka yakalarsınız. Hatta dışarıdan baktığınızda başkasının hayatındaki işaretleri görmek daha da kolaydır. “Nasıl anlamamış?” dersiniz.
İş kendi hayatınıza geldiğinde aynı yetenek nedense biraz köreliyor.
Çünkü galiba insan yalnızca kendisine söylenene inanmıyor. Bazen inanmak istediği şeye de inanıyor.
Son zamanlarda bunu düşünüyorum.
Bir şeyin doğru olmadığına dair küçük işaretler olabilir. İçinizde rahatsız eden bir his de olabilir. Haberci rüyalarınız da olabilir. Ama karşınızdaki hikâye yeterince makulse, siz de o hikâyenin doğru olmasını yeterince istiyorsanız, bazı boşlukları kendi kendinize kapatabiliyorsunuz.
Sonra gerçek ortaya çıktığında insanın en çok kızdığı kişi her zaman karşısındaki olmuyor.
Biraz da kendine kızıyor.
“Ben bunu nasıl görmedim?”
Geçenlerde Paul Feldwick’in Aldatmacanın Anatomisi kitabında bambaşka bir konuyu okurken aklım yine buraya gitti.
Kitap reklamcılık üzerine. Hatta alt başlığı da oldukça açık: Reklamcılık Hakkında Farklı Düşünmek. Feldwick yüz yılı aşkın reklamcılık tarihine bakıp insanların nasıl ikna edildiğine dair geliştirdiğimiz teorileri kurcalıyor. Rasyonel ikna, bilinçaltı, duygular, semboller, dikkat çekme, ilişki kurma, gösteri...
En ilginç tarafıysa bunlardan birini seçip “İşte insan böyle ikna edilir,” dememesi.
Çünkü insan o kadar basit çalışmıyor.
Kitapta reklamcılığın yalnızca bilinçli ve mantıklı bir ikna süreci olduğu fikrinin yetersiz kaldığı pek çok yerde karşımıza çıkıyor. Bazen bir şey bizi etkiliyor ama biz neyin etkilediğini bile tam olarak bilmiyoruz. Hatta düşük dikkatle aldığımız mesajların, tam da etkilendiğimizi fark etmediğimiz için güçlü olabileceğine ilişkin araştırmalardan söz ediyor Feldwick.
Bir de kitabın adındaki “aldatmaca” var.
Feldwick burada İngilizcedeki humbug kelimesinin peşine düşüyor. P. T. Barnum’un sevdiği bu kelimeyi doğrudan dolandırıcılık anlamında kullanmadığını anlatıyor. Barnum için humbug; biraz gösteri, biraz abartı, biraz merak uyandırma, biraz da insanları peşinden sürükleyecek bir hikâye kurma işi. Yeter ki sonunda insanlar karşılığını aldıklarını düşünsünler.
Bu ayrım hoşuma gitti. Çünkü her aldatmaca dümdüz bir yalan gibi görünmüyor. Bazen doğru parçalarla kurulmuş, inanması çok kolay bir hikâyeye benziyor.
Burada kitabı kapatıp reklamcılıktan biraz uzaklaştım.
Çünkü aynı şeyi hayatın başka yerlerinde de yapmıyor muyuz?
Bir insana neden güvendiğimizi her zaman açıklayabilir miyiz? Birinin anlattığı hikâyeye neden inanırız? Bizi ikna eden gerçekten söyledikleri midir, yoksa daha önce onun hakkında hissettiklerimiz mi?
Bir de şu var: İnanmak bazen şüphe etmekten çok daha rahat.
Şüphe ettiğiniz anda soru sormanız gerekir. Cevapları dinlemeniz, bazen hoşunuza gitmeyen ihtimalleri kabul etmeniz gerekir. İnanmaya devam etmekse bir süreliğine hayatı olduğu yerde tutar.
Sanırım insanın kendini kandırmaya en yatkın olduğu yerlerden biri de burası.
Feldwick kitabın sonlarına doğru reklamcılığı düşünmenin farklı yollarını sıralıyor: satış, baştan çıkarma, ilgi çekme, sosyal bağlantı, propaganda, gösteri… Ve bunların hiçbirinin tek başına bütün resmi açıklamadığını söylüyor.
Bunu sevdim.
Çünkü gerçek hayatta da çoğu şeyi sonradan tek bir sebebe indirgemeye çalışıyoruz.
“Bana yalan söyledi.”
Doğru.
Ama hikâyenin tamamı bazen bundan biraz daha karışık.
Biri söyledi. Biri inandı. Bir şeyler fark edildi. Bazı şeyler görmezden gelindi. Arada güven vardı, alışkanlık vardı, umut vardı. Belki insanın, hikâyenin bozulmasını istememesi de vardı.
Bunların hiçbiri yalanı daha az yalan yapmıyor.
Ama neden bazen apaçık bir şeyi göremediğimizi biraz daha anlaşılır hâle getiriyor.
Ben artık “Bunu nasıl anlamadım?” sorusuna eskisi kadar takılmıyorum.
Daha çok şunu merak ediyorum:
Anladığım hâlde, ne kadar süre anlamamış gibi davrandım?