Bir Şeyi Sevmek için Herkesin Sevmesini mi Bekliyoruz?

Bir Şeyi Sevmek için Herkesin Sevmesini mi Bekliyoruz?

Kenar Notları

Bir Şeyi Sevmek için Herkesin Sevmesini mi Bekliyoruz?

Buket Konur | Yayın Yönetmeni

Geçenlerde bir filme başlayacaktım. Önce puanına baktım. Sonra yorumlarına. Birkaç kişinin neden sevdiğini, birkaç kişinin neden hiç sevmediğini okudum. Filmi açtığımda daha ilk sahne başlamadan hakkında epey fikrim vardı.

Sonra kendi kendime güldüm. Çünkü bunu yalnızca filmlerde yapmıyorum.

Yeni bir restorana gitmeden önce Google yorumlarına bakıyorum. Otel seçerken odaların fotoğraflarını, kahvaltıyı, insanların “yatak çok rahattı” ya da “duvarlar inceydi” gibi yazdıklarını okuyorum. Bir şey satın alacaksam yıldızlarına gözüm kayıyor. Bir diziye başlayacaksam IMDb puanını bilmek istiyorum. Bazen bir kitabı okumadan önce okur yorumlarına bakmamaya özellikle çalışıyorum çünkü iki cümle bile kitabın sesini kafamda değiştirebiliyor.

Aslında bunların hepsi çok işe yarıyor.

Kim kötü bir otelde kalmak ister? Kim iki saatini gerçekten berbat bir filme vermek ister? Başkalarının deneyimi bize zaman kazandırıyor, kötü seçimlerden koruyor. İnternetin hayatımıza kattığı en kullanışlı şeylerden biri de bu belki: Bir yere gitmeden, bir şeyi almadan, okumadan, izlemeden önce bizden önce oradan geçmiş yüzlerce insanın fikrine ulaşabiliyoruz.

Ama bunun garip bir yan etkisi var.

Artık pek az şeyle gerçekten ilk kez karşılaşıyoruz.

Bir restorana gittiğimizde hangi yemeğin meşhur olduğunu biliyoruz. Bir şehre vardığımızda hangi köşede fotoğraf çekileceğini daha önceden görmüş oluyoruz. Çok konuşulan bir filme oturduğumuzda “şu sahne çok iyiymiş” bilgisini yanımızda götürüyoruz. Bir kitabın kapağını açarken bile bazen onun “çok sarsıcı”, “hayat değiştiren”, “abartılmış” ya da “mutlaka okunması gereken” bir kitap olduğuna dair başkalarının cümleleri çoktan masaya oturmuş oluyor.

Bir bakıma deneyimden önce deneyimin yorumunu tüketiyoruz.

Bunu fark ettiğimden beri puanların nasıl çalıştığını da düşünüyorum. Dört buçuk yıldızlı bir restorana giderken beklentimiz başka, üç yıldızlı olana giderken başka. Aynı tabak önümüze gelse belki aynı şeyi hissedeceğiz ama daha oturmadan zihnimizde küçük bir ön bilgi var: Burası iyi. Ya da burası pek iyi değil.

Kitaplarda bu daha da ilginç geliyor bana.

Yayıncılıkta yıllardır kitapların üzerine övgü cümleleri koyuyoruz. Ödülleri, çok satanlar listelerini, eleştirmenlerin sözlerini kapağa taşıyoruz. Bunun çok anlaşılır bir nedeni var: Rafta yüzlerce kitap arasından birini eline alan okura, “Bak, bu kitapta dikkate değer bir şey var,” demeye çalışıyoruz.

Ama öte yandan bir kitabın en güzel anlarından biri de hakkında hiçbir şey bilmeden içine düşmek olabilir.

Bir karakteri kimse size “çok sevilen karakter” demeden sevmek. Sonunu kimsenin “şok edici” diye tarif etmediği bir hikâyede gerçekten şaşırmak. Herkesin ağladığını bilmediğiniz bir yerde kendi kendinize duygulanmak.

Sanırım özlediğim şey biraz bu: Bir şey hakkında ne hissedeceğimi, hissetmeden önce bilmemek.

Yine de burada kendimi temize çıkaramam. Ben de puanlara bakıyorum. Ben de “Herkes bu kadar övdüyse bir bakayım,” diyorum. Hatta bazen tam tersine, herkes bir şeyi çok sevdiğinde içimde küçük bir şüphe beliriyor. Bu kadar kişi seviyorsa gerçekten o kadar iyi olabilir mi?

Bu da başkalarının fikrinden bağımsız olmak sayılmıyor tabii. Sadece ters yönden etkilenmek.

Belki mesele yorumları okumak ya da okumamak değil. Başkasının fikrini duymak da başlı başına kötü bir şey değil; çoğu zaman bizi hiç karşılaşmayacağımız filmlere, kitaplara, yerlere götürüyor. Bir arkadaşın heyecanla anlattığı romanı merak etmenin nesi kötü? Hatta bazen bir şeyi tek başımıza keşfetmekten daha güzel olan şey, onu sevdiğimiz biri sayesinde keşfetmek.

Ama arada kendi zevkimize küçük bir boşluk bırakmak iyi olabilir.

Mesela puanı 6,4 olan bir filmi çok sevebiliriz. Herkesin övdüğü bir romanı yarısında bırakabiliriz. Dört yıldızlı bir restoranda hayatımızın en güzel akşamını geçirmeyebilir, köşedeki kimsenin yorum yazmadığı küçük yerde yediğimiz şeyi yıllarca hatırlayabiliriz.

Çünkü puanlar ortalamayı söylüyor.

Biz ise ortalama değiliz.

Bunu kendime hatırlatmaya çalışıyorum. Her seçimimde başarabildiğimi söyleyemem. Muhtemelen bu akşam izleyeceğim filmin puanına yine bakacağım.

Ama belki yorumları okumadan açarım.

En azından ilk on dakika yalnızca benim olsun.